Eğitim Sistemindeki Şiddet Ve Eşitsizlik Nasıl Çözülür?
Gürültülü Bir Sokak Ve Sessiz Bir Çığlık
On dört yıl önce gürültülü bir sokakta yaşıyordum. Gürültünün sebebi, çok sayıda çocuğun sokakta oyun oynuyor olmasıydı. Yorgun bir şekilde işten eve dönerken, sokakta bağırarak top oynayan çocukları görürdüm. “Çocuklar sokakta bağırarak top oynamalı mı?” sorusuna başka bir bölümde cevap veririz. Bugünün konusu ise on dört yaşındaki Mahmut. Her akşam futbol topuna vururken en çok bağıran çocuk oydu.
Her zaman çok mutlu görünürdü. Üzerinde eski kıyafetler olurdu. Arkadaşlarına göre fakir bir aileden geldiği belliydi. Zaten ailesi bizim apartmanda yaşıyordu. Mahmut’a yeni kıyafet alınmazdı. Her zaman babasının ya da abisinin eskimiş ve küçülmüş kıyafetlerini giyerdi. Bu durum, onu öğretmenlerinin gözünde de ikinci sınıf bir öğrenci hâline getiriyordu. Öğretmenler, ailesi okulu ziyaret eden öğrencilere açıkça daha iyi davranıyordu.
Savunmasız Bir Çocuğun Dramı
Bir akşam yine işten dönüşte, futbol oynayan çocukların önünden top bana doğru gelmesin diye dikkatli olmaya çalışarak geçiyordum. Mahmut kaldırımda oturmuş, boynu bükük ve üzgün bir şekilde duruyordu. Aslında çok bağırdığı ve sokağı gürültüye boğduğu için ona öfkeliydim, ama bu üzgün hâli beni meraklandırdı. Sessizce yanına gittim. Elindeki bir dal parçasıyla toprağı eşeliyordu. Yanına gittiğimi fark etmedi bile. Birkaç kez “Mahmut” diye seslendim, duymadı. Sesimi yükseltmek zorunda kaldım ve en sonunda korkarak kendine geldi.
“Ne oldu?” dedim. Omuz silkti. Israr edince ağlamaya başladı. Yanına oturdum, elimi omzuna koydum. “Ne oldu?” diye tekrar sordum. Dal parçasını bıraktı ve iki elini de avuç içleri bana bakacak şekilde açtı. Gözlerime inanamadım. Avuç içindeki tüm kemikler morarmış, etli kısımlarına kan oturmuştu. Gözlerim kocaman açıldı ve hemen sordum: “Bunu kim yaptı?”
Önce söylemek istemedi. Sonra ödevini yapmadığı için öğretmeninin ceza olarak vurduğunu söyledi. Öğretmenin bu iş için kalın bir sopa kullandığı belliydi. Mutlaka bir şey yapmalıydım ama ne yapacağımı bilmiyordum. Böyle savunmasız bir çocuğun öğretmenine gidip “Ödevini yapmadığı için çocuklara vuramazsınız!” demek, çocuğun daha fazla dövülmesi için ek bir sebep yaratabilirdi. Dahası, Mahmut’un annesi ve babası bu işe karışmıyorsa ben ne yapabilirdim? Bu meseleyi daha sonra Mahmut’un babasıyla konuştum. O da sanırım öğretmeniyle konuştu. Ama yine de bu tip sorunların sadece Mahmut için değil, tüm insanlık için devam ettiğini biliyordum.
Toplumsal Tespitler Ve Yoksulluk Korkusu
Şimdi Mahmut’un sorununu inceleyelim ve toplumsal tespitlerde bulunalım. Mahmut yoksul bir aileden geldiği için, diğer çocuklarla aynı kalitede ve yaşına uygun giyinemiyordu. Bizler, kıyafetleri yırtık bir insan gördüğümüzde beynimiz otomatik olarak güvensizlik sinyali alır. Yani kendimizle tişörtü yırtık çocuğu karşılaştırırız. Bir gün bizim de onun gibi fakir ve güçsüz olabileceğimiz korkusunu, içgüdülerimiz bize fısıldar. Mahmut’un durumunda olmak istemeyiz. Mahmut’un yırtık tişörtünü görmek istemeyiz. Mahmut’u sınıfımızda istemeyiz. Mahmut’un ailesine, onu bu dünyaya getirdikleri için kızmaya başlarız. Daha da ileri gidip, Mahmut’un ölmesinin yaşamasından daha iyi olduğunu söyleyen bir iç ses bile duyarız.
Fakirleri temsil eden bir şey, ancak Son Akşam Yemeği gibi kutsallaştırılmış bir sanat eserine dönüştüğünde gözümüze hoş görünür. Mahmut sadece bu sofrada karnını doyurabilir.
Bunların Mahmut’la hiçbir ilgisi yoktur. Aslında fakir olma korkusunun bir insan üzerindeki etkisi budur. Buna cehennem denir. Birbirine üç temel ihtiyacı garanti etmeyen her toplumda bireyler bu korkuyu yaşar. Bu yüzden varlıklı insanlar, kendileri gibi varlıklı insanların oturduğu sokaklarda ya da ülkelerde yaşarlar. Görüş alanlarının içindeki insanlar zengin olduğunda kendilerini daha güvende hissederler. Hepimiz düzenli, konforlu, temiz alanlarda yaşamak isteriz. Etrafımızdaki maddi imkânları iyi insanların yiyebildiği yiyeceklerden yemek, giyebildiği kıyafetlerden giymek isteriz. Mahmut’un öğretmeni de tam olarak bunu istiyordu. Ama karşısına, tüm korkularını uyandıran Mahmut çıktı.
Öğretmenin İç Sesi Ve Toplumsal Gerçeklik
Öğretmenin dışarıdan bakıldığında, Mahmut’u dövmesini haklı çıkarabilecek birçok sebebi vardı:
- Ben öğretmenim, bakıcı değilim.
- Çocuklar sürekli bağırıyor, gürültüden bıktım.
- Aldığım maaş zaten çok düşük.
- Kendi eğitemedikleri çocukları ben mi eğiteceğim?
- Keşke hasta olup gelmeseler okula, biraz kafamı dinlesem.
- Bu çocukların hiçbiri faydalı bir yetişkine dönüşmeyecek, boşuna uğraşıyorum.
Bunlar Mahmut’un öğretmeninin iç sesi değil. Hepimizin iç sesi. Hepimiz kendimizden daha kötü durumda birini gördüğümüzde, onlara katlanmakta zorlanırız. Onlarla yaşamaktansa, daha iyi durumdaki insanlarla yaşamak isteriz.
Eğitimde Çözüm Önerileri Ve Teknoloji
Bu tespiti bir kenara koyalım. Şimdi çözümle ilgili konuşmanın zamanı geldi. Öncelikle on dört yıl öncesiyle şimdi çok farklı. O zaman yapay zekâ teknolojisi bu kadar gelişmiş değildi. Bir şeyleri öğrenmek için hâlâ bir öğretmene ihtiyacımız vardı. Ama bugün artık öğretmenlere, yaptıkları iş açısından kesinlikle ihtiyacımız yok. Okullarda öğretmenlerin öğrencilere ya da öğrencilerin öğretmenlere uyguladığı şiddeti kökten engelleyecek tek bir çözüm vardır. O da üç temel ihtiyacın herkes için garanti altına alınmasıdır.
Üç Temel İhtiyacın Garantisi
Herkes gıdaya ulaşabilmelidir: Bu durumda Mahmut’un öğretmeni zaten karnını doyurabildiği ve bu işten kazanacağı paraya ihtiyacı olmadığı için okulda çalışmak zorunda kalmayacaktır. Onun yerine, gerçekten öğretmen olmak isteyen sevecen bir kişi gelecek ve bu işi karnını doyurmak için değil, sevdiği için yapacaktır.
Herkes için güvenli yaşam alanı sağlamalıyız: Bu durumda Mahmut ne giymiş olursa olsun, onun da bir evi olduğunu biliriz. Üstelik tüm öğrencilerin asla evsiz kalmayacağını da biliriz. Artık pantolonunda yama olan bir insan, bizim için yoksulluk sinyali anlamına gelmez. Okula gitse de gitmese de herkesin evi olduğu zaman, çocuklar hangi alanda isterlerse o alanda eğitim alır ve gönüllü olarak ders çalışırlar.
“Komşunu kendin gibi sev” eğitimi dediğimiz hayatın anlamı: Bu durumda en önemli manevi değer, kendimiz için istediğimiz tüm güzellikleri komşumuz için de istemektir.
Özel Okulların Ötesinde Bir Eğitim Anlayışı
Özel okul kavramı tamamen ortadan kalkar. Paralı okullara gidebilen çocuklarla gidemeyen çocuklar arasındaki uçurum yok olur. “Çocuğumu özel okula gönderiyorum” demek şunları ifade eder:
- Parasını verdiğimde çocuğum diğer çocuklardan daha başarılı olur.
- Öğretmenler çocuğumla diğer çocuklardan daha fazla ilgilenir.
- Benim çocuğum daha çok dil öğrenir.
- Benim çocuğuma kimse vuramaz.
- Benim çocuğum diğerlerinden daha akıllı olsun.
- Benim çocuğum büyüdüğünde patron olsun, diğer çocuklar onun işçileri olsun.
Bu tutum, “komşunu kendin gibi sev” manevi değerine taban tabana zıttır. Bu sadece özel okullarla sınırlı bir durum değildir. Bu şekilde büyütülen çocukların bir kısmı önemli mevkilere gelirler ve kendini ayrıcalıklı gören, ayrı bir gezegende yaşıyormuş gibi davranan bir katman oluştururlar. Dünyanın bugün yaşadığı sorunların tek bir sebebi vardır: Üç temel ihtiyacın garanti altında olmaması.
Çözüm Yolu Ve Bireysel Sorumluluk
Peki bu üç temel ihtiyaç nasıl garanti altına alınır?
Herkes için gıda: Bulduğunuz her toprağa sebze fidesi ve meyve ağacı dikerek, bunu halka açık alanların tamamında yaparak, toplumdaki herkesin karnının tok olduğundan ve asla aç kalmayacağından emin olana kadar her yerde gıda yetiştirin. Bunu yapabilen insanlara yetki verin.
Herkes için güvenli yaşam alanı: Ev sahibi olmak bir lüks değil, bir ihtiyaçtır. Doğan her çocuğun büyüme aşamasında kişisel bir odası olduğundan ve yetişkinliğinde de kendi yaşam alanına sahip olduğundan emin olana kadar, yerel yönetimlerden ve vatandaşı olduğunuz ülkelerden bu evleri inşa edebileceğiniz arsaları talep edin.
“Komşunu kendin gibi sev” eğitimini her gün tekrar edin: Bir şey yapmadan önce iki kez düşünün: Bunun bir faydası var mı? Mesela komşumun çocuğu markalı ayakkabıyla okula gitse ve benim çocuğumun ayakkabısının altı delik olsa, bu benim hoşuma gider mi? Hayır. O zaman ben de çocuğuma pahalı ayakkabı alıp okula göndermeli miyim ve bunu yapamayan çocukları üzmeli miyim? Hayır.
Dahası, nasıl olur da tüm insanların üç temel ihtiyacını garanti altına alabilirim ki, kimse kendisini diğer insanlarla kıyafeti, arabası, dış görünüşü ya da eşyası açısından karşılaştırmasın? Bir insanın bu dünyadaki temel görevi, üç temel ihtiyacı tüm insanlık için garanti altına almaktır. Artık çözümü siz de biliyorsunuz. Ben bunu bir dönümlük bir arsa üzerinde uygulamalı olarak başlatacağım. Eğer yapabiliyorsanız, benden önce siz başlatın. Bunu yapan kişi, çağımızın lideri olacaktır.