Komşumuzu Kendimiz Gibi Sevmek Ne Anlama Gelir Ve Gerçek Uyanışı Nasıl Sağlarız?
İki Farklı Adam Ve Kutsal Yasa
"Adam, adam" şeklinde iki kere söylenir. Çünkü "adam" isminin bir tanesi, Tanrı'nın ışığını almaya layık olandır. Yani bu adam, "komşunu kendin gibi sev" yasasına göre yaşar. Komşusunun tok olduğundan ve güvenli bir konutta uyuduğundan emin olur. İkinci "adam" ismi ise bu kuralı kirleten adamdır. Tıpkı darbukasını çalmadan önce "Komşuma iyi bir müzik dinleteceğim," diyen adam gibi. Ama bu kişi aslında sadece kendini eğlendiren biridir. Karnı aç olan komşu eğlenmeyecektir. Bu durumda kişiye "Adam, adam" diye seslenilir. Bunun amacı, o kişinin kutsal yasaya geri dönmesini sağlamaktır.
Perdeli Pınar Ve Dünyadan Saklanmak
Ben perdeli Pınar'ım. Aslında perdeli olduğumu düşünmüyorum. Normal ve kendi halinde biriyim. Ama okuldaki öğretmenim bana böyle seslendi. Okuldayken çok içe dönük olduğum için bana bu ismi verdi. İnsanlardan saklanabileceğimi düşünerek yüzümü bir tutam saçımla perde gibi örtüyordum. Sınıf arkadaşlarım bana kötü isimler taktılar: dişlek, kısa, çingene, hamamböceği (diğer kızlardan daha koyu tenli olduğum için bunu söylüyorlardı) ve perdeli. Son isim benimle kaldı.
Neden perdeli olduğumu düşündüler? Çünkü benimle iletişim kurmak zordu. Bir gün bir kız, "Pınar, cami imamının karısı geçen hafta bir bebek doğurdu, bunu biliyor muydun?" dedi. Bu yüzden Arapça Kuran okuma dersine gitmedim. Eh, bu bir yalandı. Nasıl bilebilirdim ki? Küçük, eski Anadolu mahallelerinde cami imamı en önemli öğretmendi. Herkes ona saygı duyardı. Karısı bebek doğurursa, tüm mahalle için büyük bir olay olurdu. Bu durumda Arapça Kuran dersi için camiye gitmemelisin! Ayrıca, kadının karnı da büyük değildi. Ama ben asla karnına bakmadım. Gerçekten bu kadar mı perdeliydim?
Dantel takkeli erkek çocuklar ve başörtülü kızlar yüksek sesle gülüyorlardı. Ayaklarını yere vuruyor, dans ediyor ve alaycı bir şarkı söylüyorlardı:
"Şu dişleğe bakın hele, Camiye de gelmedi be, İmam sordu nerde diye, Bebek yoktu kandı kime"
Genellikle bir kadın yeni doğum yaptığında bu güzel olayı kutlamak için tatlı şeyler dağıtılır. Ucuz olduğu için kuru meyvelerden kuru siyah üzüm etraftaki çocuklara verilir. Ama kızlar elime pis koyun dışkısı verdiler. Ellerimi ne zaman burnuma götürsem alırım kokusunu.
Ben sakin bir kız değildim. Çok kavgacıydım. Birine vursam, başka bir mahalleye uçardı. Ama gürültüyü sevmem. Kendime, "Boş ver gitsin," dedim. Böylece bana kötü şeyler yapmaya devam ettiler.
Bana Vaat Edilen Topraklar Ve Koyun Pisliği
Tam olarak neyin garantisini aradığımı bilmiyordum. Ama sonunda bak ne buldum! Fiziksel olarak sadece üç şeye ihtiyacım vardı: gıda, güvenli konut ve bunları sürdürmeye hevesli bir grup insan. Sonra bu temel üzerine neler neler koyacaktım. Bana vaat edilen toprak tam da buydu. Takkeli oğlanlar, imamlar, rabbiler, alaycı kızlar hepsi de garanti arıyordu ama koyun pisliği yollarına çıktı.
Eline tutturdukları koyun pisliği mi, yoksa vaat edilen topraklar mı, seç bakalım? Tabi ki koyun pisliği! Çünkü bundan aldığımız mutluluk birbirimize gıda ve konutu garanti etmekten daha çabuk bizi memnun etti! Koyun pisliğini her yolda bulursun. “Komşunu kendin gibi sev” kutsal toplumunu kurmak “ölme eşeğim ölme” dedirtir insana. Yine de ne aradığını tam olarak anlayana kadar yolda böyle şeyler bulmak gereklidir. Pisliği parmaklarımın arasında yuvarladım ve kokusunu iyice içime çektim ki bu yola tekrar geri dönmeyeyim.
Havlayan Gülüş Ve Yetim Murat'ın Çilesi
Okuldan eve dönüyordum ve bir köpek sesi duydum. Normalde köpekten korkmam ama hiçbiriyle de sorun yaşamak istemem. Köpek kuduz olabilir ve eğer seni ısırırsa, bu dünyada seni kurtarabilecek bir babayiğit yoktur. Bu yüzden yapabildiğim kadar hızlı koştum. Sonra kerpiç bir duvarın arkasına saklanıp yola baktım. Pazar yerindeki kıraathanede oturan kaba saba adamların yüksek sesle güldüklerini gördüm. Bu köpek değildi ki! Her yıl kış mevsimi geldiğinde hırsızlık yaptığı için hapse atılan Tilki Davut'tu. Onu nasıl tanıyabilirdim? Tilki Davut'un gülme sesi kuduz bir köpek gibi geliyordu.
Murat bir yetimdi. Çok yaşlı bir büyükbabası vardı. Onunla beraber yaşıyordu. Büyükbabasının bir ayağı çukurdaydı. Bu yüzden Murat'ı çırak olarak sanayiye verdiler. Orada Murat neler çekti! Bir araba lastiği değiştirmeye gelen her adam, dükkana onu kandırmaya geliyor gibiydi. 'Murat, Pazar yerine bir panayır kurulmuş, bedava döner dağıtıyorlarmış; Murat, cami imamı kadın olmuş, perukla geziyormuş; Murat, bir inek çatının üzerinden uçup ağacın dalına konmuş.' Bir keresinde arabasını boyatmak isteyen bir adam dükkana geldi ve şöyle dedi: 'Murat, sen burada elinde tornavidayla oyalanıp dururken mahalleye Mesih geldi. Mezarlıkta ölüleri diriltecek.' Murat “İşte buna inanmam” dedi. 'Kimsenin koç boynuzuna üflediğini duymadım ki!' Adam da 'Sağır mısın sen?' dedi. Dükkandaki herkes ben de duydum, ben de duydum demeye başladı. Tam bu esnada içeri büyük çırak girdi ve gözlerini kocaman açarak bağırdı: “Murat, Mesih annenle babanı diriltmiş, mezarlığın önünde seni arıyorlar!”
Aşağıdan Uyanış Ve Yukarıdan Uyanış
Murat’ın hissettiklerini düşündün mü? Tanrı nerede! Tanrı büyükbabayı yaşlandıran, sanayi dükkanındaki herkesi alaycı birer kuşa dönüştüren yukarıdan uyanıştır. Komşunu kendin gibi sev kutsal yasasını her gün çalıştığımızda buna aşağıdan uyanış denir. Yukarıdan uyanışı herkes ızdırap olarak deneyimler.
Murat'la alay edenler de içlerinde huzuru bulamadılar, büyükbaba yakında öleceğini bilmişti, Murat annesini ve babasını nasıl da özlüyordu. Bunlar Tanrı'nın yukarıdan uyandırışıydı. Herkes için gıda, herkes için güvenli barınak ve “komşunu kendin gibi sev” eğitiminin sürekli verildiği iyi bir çevre kurmak ise aşağıdan uyanıştır. Bizim görevimiz Tanrı aramıza inmeden önce, bizim onun yanına çıkmamızdır.



