3NEED.ART
23 Mayıs 2026

Siyah Evlilikler Ve Üç Temel İhtiyaç: Özgür Bir İnsan Olmak Ne Anlama Gelir?

Solomon'un Karısı İçin Fırından Çaldığı Yemekler

Cuma akşamı olunca, karısına bir somun siyah, bir somun da beyaz ekmek getirirdi. Ayrıca kendi pişirdiği tohumlu küçük siyah ekmekler de vardı. Karısı için fırından bir şeyler de çalıyordu. Her şeyden biraz biraz alıyordu: tatlı kurabiyeden bir tane, kuru üzümlerden küçük bir avuç, 20-30 fındık ve birkaç dilim kek... Yaradan, onu Cumartesi yemeği kabından (Şabat yemekleri) çaldığı için affetsin diye dua etti. Kadınlar; içi yemek dolu tencerelerini, tepsilerini getirip Solomon’un çalıştığı fırında Şabat için sıcak tutuyorlardı. Cuma akşamından Cumartesi akşamına kadar ateş yakılmazdı; bu yüzden fırının hafta boyunca ısınmış çeperlerinden yararlanarak yiyecekleri sıcak tutarlardı. Solomon; birkaç tavuk kanadı, bir iki parça tatlı, biraz etli türlü derken her kaptan fark edilmeyecek kadar alırdı. Bunu yapabildiği kadar hızlı yapardı. Karısı hepsini yedi, şişmanladı ve güzelleşti.

Solomon çok fakirdi ve kazandığı para eve gidip uyumasına yetmezdi. Bu yüzden tüm hafta fırında yatar, ancak Cuma akşamı evine gidebilirdi. Cuma gecesi eve gittiğinde karısının mutlaka midesi ya da başı ağrırdı. Bilirsiniz, bir kadın “hayır” demek istedikten sonra bahane bulması çok kolaydır. Solomon çok üzülürdü ama durumu kabul etmekten başka çaresi yoktu.

Bu Hamurdan Ekmek Olmayacağı Belli: Toplumsal Bir Çaresizlik

Kötü bir durumun iyi bir sonuç vermeyeceği kesin olduğunda kullanılan bu sözü, üç temel ihtiyaç perspektifinden anlatalım:

Gıdanın ve güvenli barınağın insanlara garanti edilmediği toplumlarda, yapılan işlerden iyi bir sonuç elde etmek mümkün değildir. Bu sözün Anadolu kültüründeki karşılığı, kişiler için doğrudan “Senden ne köy olur ne kasaba” şeklinde söylenir.

İspanya’nın küçük köy ve kasabalarında yaşayan Yahudi topluluklarında, babası belli olmayan çocukların anneleri için —doğrudan evinin hanımı olamayacağı imasıyla— “Bu hamurdan ekmek olmayacağı belli” sözü kullanılmıştır. Fakat asıl sebep, toplumda üç temel ihtiyacın kadınlara garanti edilmemiş olmasıdır. Gıda ve konut garanti edilir, bunu yaşatan bir “Komşunu kendin gibi sev” toplumu oluşturulursa, herhangi bir hamurdan ekmek yapılamaması söz konusu değildir. Aynı ifade Anadolu coğrafyasında “Senden ne köy olur ne kasaba” denilerek, bu tip durumlar için heves kırıcı bir biçimde kullanılmaktadır.

Siyah Evlilikler Bir Yahudi Geleneği Midir?

İki yetim, fakir ya da kimsesiz kişiyi evlendirirlerse üzerlerindeki belanın Tanrı tarafından kaldırılacağına inanıyorlardı. Bu yüzden, özellikle salgın dönemlerinde dolup taşan mezarlıkların önünde iki yetimi evlendirmenin, Tanrı'nın onlara acıma ve şifa gönderme ihtimalini artıracağını düşündüler.

"Siyah evlilikler" ya da "veba evlilikleri" dediğimiz bir evlilik türü vardı. Bu tip evlilikler zamanımızda, benim gördüğüm kadarıyla artık yapılmıyor. Peki “siyah evlilik” nedir? Pek çok Avrupa ülkesi gibi İspanya da dizanteri gibi salgınlar yaşadı; ayrıca Batı Avrupa’da yaşayan Aşkenaz Yahudileri arasında da “siyah evlilik” geleneği yaygındı. Bu uygulamalar 1830'larda başlayan korkunç kolera salgını ile hız kazandı ve 1918 İspanyol gribi ile devam etti. Siyah evlilikler ve mezarlık seremonileri Polonya, Ukrayna ve Rusya’da yaygın şekilde sürdürüldü.

İnançlarımızı, sorunlarımıza akılla çözüm bulabildiğimiz zamanlarda eleştirmek çok kolaydır. Hastalıkları tedavi edebilen bir toplumda neden mezarlıkta evlilik töreni düzenlensin ki! Oysa temel bir konu var: İnsanın üç temel ihtiyacını karşıladığımızda, pandemilerin yerini ne alacak? Yine de Tanrı insanlara acısın diye mezarlıklarda yetimleri evlendirecek miyiz?

Salgınlar, Korkular Ve Anadolu'daki Kimsesizlerin Evliliği

Şimdi birileri çıkar ve şunu söyler: "Şimdi öyle bir şey kalmadı ki, bu olaylar eskidenmiş." Hiç de değil; hatta olayın ne pandemiyle ne de dinle bir ilgisi var. Bu, doğrudan bir doğa kanunu: Gıda ve güvenli konut, "Komşunu kendin gibi sev" düsturunu benimseyen bir toplumda tüm bireylere garanti edildiğinde salgınları durdurabilir, buna rağmen ölen insanları da onuruna yakışır şekilde defnedebiliriz.

Fakat bugün yaşanan Tanrı’ya sığınmalar, bir zamanlar İspanyol gribinde tecrübe edilen sığınmalarla aynı kökü taşıyor. İnsanlara gıda ve konutu garanti etmiyoruz; dahası, mevcut olanları da her an kaybedebilecekleri tehdidiyle onları korkutuyoruz. Böylece yeni yetimler, yeni fakirler ve kimsesiz insanlar topluluğu oluşturuyoruz. Daha sonra da "Allah bizi bu durumlardan korusun" diye dua ediyoruz. Bugün bir mezarlığın önünde iki yetimi evlendirmiyor olabiliriz; ama kalplerimizde yarattığımız büyük bir insanlık mezarlığının önünde, simsiyah matem kıyafetlerimizle, dizlerimizin üzerinde bu felaketler bizim başımıza gelmesin diye yalvarıyoruz.

Siyah evlilikler konusu benim için oldukça uzun bir konu. Dahası, bu geleneğin motivasyonu görünüşte farklı olsa da Anadolu coğrafyasında farklı inanç ve ırktan insanlar arasında da uygulandı. Örneğin benim büyükannem ve büyükbabam da yetim ve fakir oldukları için Anadolu’nun küçük bir köyünde birbirlerine layık görülmüşler. Siz de benim gibi sadece iki kuşaktır şehirde yaşayan bir aileden geliyorsanız, bu uygulamanın yapıldığı coğrafyalarda mutlaka kökleriniz var demektir.

Evet, pek çok Yahudi geleneği Anadolu coğrafyasına Osmanlı döneminde taşınmış. Ama iki yetim ve yoksul insanı evlendirme sebepleri farklıymış gibi görünüyor. Aşkenazlar hastalıkları, belaları Yaradan onların üzerinden kaldırsın diye; Anadolu'daki insanlar ise yalnız ve yoksul kişilerin de bir yuvası olsun diye bu geleneği devam ettirmişler. Aslında Aşkenazların da bu noktada sebebinin örtülü bir şekilde aynı olduğunu görüyoruz. Yani içimizde manevi bir taraf var ve eğer etrafımızda yoksul, yalnız, ailesi olmayan kişiler varsa içten içe kendimizin de mutlu olamayacağını bilen bir taraftır bu. İşte buna “ruh” denir. Örneğin tarih bize şunu gösterir: 1800'lü yıllarda çok sayıda insanı canından bezdiren salgın hastalık yaşandı. Bu esnada Osmanlı yönetimi altındaki Filistin'de, mesela Kudüs ve Safed gibi şehirlerde yetim insanların mezarlıklarda evlendirilmesinin hastalıkları durduracağını düşündüler. Osmanlı yönetimi farklı inançlardan grupların kendi geleneklerini devam ettirmelerine izin veriyordu. Böylece Kudüs ve civarında iki yetim ya da yoksul insanın mezarlıkta evlendirilmesi geleneği devam etti.

Anadolu'daki uygulamaya baktığımızda, ben bunu doğrudan babaannemin bana anlattığı anı üzerinden açıklayabilirim. Büyükbabam da babaannem de yetimmiş. Babaannemin annesi hâlâ yaşıyormuş ama büyükbabamın annesi o çok küçükken ölmüş. Bu yüzden okuma yazmayı bile kendi kendine, gazete başlıklarını okumaya çalışarak öğrenmiş. Köydeki insanlar onları sanki tesadüfen yolda karşılaşıyorlarmış gibi, aynı saatte aynı yolda karşılaşacakları şekilde yönlendirmişler. Böylece birbirlerini görüp evlenme önerisine "evet" demişler. Köylü, kendi sahip olduğu eşyalardan fazla olanları onlara vermiş ve bir göz barakada yaşamaya başlamışlar.

Bu uygulama bir çeşit toplumun kendini koruma mekanizması ve bunu gerçekleştirmelerinin iki başat sebebi var: Bir tanesi toplumun birbirine garantör olması: "Bir gün biz de kimsesiz kalabiliriz, o yüzden Tanrı ile önden bir anlaşma yapalım ki biz de bu duruma düşersek Tanrı toplum vasıtasıyla elimizden tutsun!" İkinci sebep ise sevap olması. Anadolu'da yaygın inanış, kimsesiz ve yoksul insanların korunup kollanmasının büyük bir sevap olmasıdır. Yine bunun arkasında Tanrı tarafından cezalandırılma korkusunun da etkili bir neden olduğunu biliyorum.

Başımızdaki belaları savuştursun diye sadaka vermek de yine son derece yaygın Anadolu kültürü uygulamalarındandır.

Bunları bilmemiz ne işimize yarar? Hangi dinden ya da kültürden geldiğimizden bağımsız olarak bir insanın içindeki ruhun sesi değişmez. O, neyin doğru olduğunu onu en çok duymak istemediğimiz zamanlarda yüzümüze bağırır. Komşumuz yetimse ve ailesi yoksa içindeki ses size şu tehdidi savurur: “Bu bencilliğin nedeniyle üzerine kara veba indireceğim. Seni herkes için gıda, herkes için güvenli konut ve ‘komşunu kendin gibi sev’ toplumunun kurallarını, yani kutsal yasayı tut diye görevlendirdim. Duymak istemediklerinin yalvarışlarını ağzına, görmek istemediklerinin hastalıklarını kendi bedenine vereceğim” der!

İnsan Ve Hayvan Arasındaki Fark: Gerçek Özgürlük Nedir?

Öküz ve eşek kırbaçlanarak yürütülür. Aksi takdirde yürümez ve nerede sadece kendisi için bir şey bulursa onu yer; ta ki hiçbir sonuç almadan yaşamının sonuna gelinceye dek! İnsan ise iç sesini dinleyen kişidir. İç sesi, bedeninin o anki isteklerine karşı gelebilir. Özgür insan demek, bedeninin anlık isteklerine üç seviyede filtre koyabilen kişi demektir. Özgür insan karar verirken şöyle düşünür:

  • Bu davranış komşumun karnının doymasını sağlıyor mu?
  • Bu davranış komşumun güvenli bir konutta yaşamasına katkı sağlıyor mu?
  • Komşum bu davranışı bana yapsaydı bu beni memnun eder miydi?

Bu soruların birine bile içinden “hayır” cevabı yükseliyorsa, bedenine “dur” diyebilir. Gerekirse kendi ellerini bağlar. Bu yüzden dünyada çok az insan vardır; bunların da daha az bir kısmı özgürdür. Özgürlük, canım ne isterse onu yapmamanın ta kendisidir.