3NEED.ART
Geri Dön
22 Aralık 2025

Üç Temel İhtiyaç Garanti Altına Alınmazsa Devrimler Neden Kendi Çocuklarını Yer?

Fransız Devrimine Dinsel Bir Perspektiften Bakış

Bugün Fransız Devrimi’nden basitçe bahsedeceğim ve üç temel ihtiyacın garanti altına alınmamasının sonuçlarını dinsel bir perspektiften değerlendireceğim.
Bruno, sıradan ve aç bir Parisliydi.
Devrimden hemen önce Paris’te, neredeyse tüm şehir genelinde ciddi bir ekmek krizi yaşanıyordu.
Ekmek vardı ama yalnızca soylular ve din adamları için vardı.
Bruno da aç kala kala, en sonunda hem soylulara hem de din adamlarına düşman oldu.

Açlığın İnsanı Sürüklediği Yer

Kalan son gücüyle monarşiyi yıkmak için, kralın katılmayı yasakladığı; kendisi gibi öfkeli Parislilerin ve köylülerin dâhil olduğu bazı gizli ve yarı örgütlü Jakoben gruplara katıldı.
Bruno açlıktan doğru düzgün düşünemiyordu.
Odaklandığı tek bir konu vardı:
Acıktığında ekmeği olsun istiyordu.
Bunun için ölmesi gerekiyorsa ölürdü.
Zaten kaybedecek hiçbir şeyi yoktu.
Açlıktan nasıl olsa ölüyordu.

Farelerin dolaştığı Paris sokaklarında, açlıktan bayılan insanların arasından sıyrıldı.
Monarşi yıkıldığında yönetimde yer almanın hayaliyle, soyluların kaldığı Hôtel de Ville belediye binasına doğru yürüdü.

Devrimin İlk Zaferi, İlk Çöküşü

Monarşiyi el birliğiyle yıktılar.
Önce soyluları ve din adamlarını giyotinle idam ettiler.
Ama sonra kendi aralarında çok daha büyük bir mücadele başladı.
Çünkü yeni rejim, kendi yeni soylularını ve kendi yeni din adamlarını doğuruyordu.

Bu size tanıdık geliyor mu?
Aslında farklı görüşlere sahip siyasi partilerin yönetime gelmesi de aynı sürecin, az ya da çok, başka bir versiyonudur.

İntikam Döngüsü

Bir insan ne kadar büyük bir haksızlığa uğramışsa, yönetime gelir gelmez o kadar büyük haksızlıklar yapmaya başlar.
Bu intikam içgüdüsüne engel olmak gerçekten çok büyük bir yürek ister.
Bruno ne yazık ki bu arzuya karşı koyamadı.

Kahverengi Fransız ceketini, yeni rejimin askerî paltosuyla değiştirdi.
Artık yiyebileceği ekmeği başkalarıyla paylaşmak istemiyordu.
Tekrar aç kalmaktan ve tekrar sıradan bir Parisli olmaktan ödü kopuyordu.

Oturduğu koltuktan, artık “halk düşmanı” ilan ettiği ve kendisine rakip gördüğü eski arkadaşlarını, aynı giyotinle idam ettirmekten başka çaresi olmadığını düşündü.

Suçlu Kimdi?

Şimdi Bruno haklı mıydı, haksız mıydı tartışmasına girmenin hiçbir anlamı yok.
Fakirlik, tüm kötülüklerin arka arkaya gelmesinin ikinci domino taşıdır.
Birinci domino taşı ise, üç temel ihtiyacın fırsat varken garanti altına alınmamasıdır.

Bruno’nun, monarşi yıkıldıktan sonra, üç temel ihtiyacı hâlâ garanti altında değildi.
Evet, artık ekmeği vardı.
Evet, artık bir mevkii de vardı.
Paris’in en güzel evlerinden birinde yaşıyordu.
Ama garantisi yoktu.

Güvence Olmadan Gelen Güç

Kendisinden daha güçlü bir devrimci gelip her şeyi elinden almadan önce, yapabildiği kadar çok insanı giyotine göndermekten başka bir seçeneği olmadığını düşündü.
Bir zamanlar masum, kaburga kemikleri sayılan, bir dilim ekmek için iyi giyimli bir soylunun karşısında yalvaran Bruno;
şimdi göbekli, gururlu ve acımasız bir infazcıya dönüşmüştü.

Tüm bunların sebebi ne yalnızca soylulardı,
ne de sonradan yönetime gelen halktan insanlardı.
Asıl sebep, herkesin ortak faydasına olacak bir plan yapmak yerine yalnızca korku duygusuyla hareket edilmesiydi.

Üç Temel İhtiyaç Yoksa Güven de Yoktur

Üç temel ihtiyaç garanti altına alınmadığında böyle olur.
Kimse kimseye güvenemez.
Kadınlar kocalarına güvenemez.
Adamlar patronlarına güvenemez.
Çocuklar annelerine güvenemez.
Vatandaşlar da devletlerine güvenemez.

Şimdi bununla ilgili tek tanrılı dinlerin yaklaşımının net olduğunu da vurgulama zamanı geldi.
Müslümanlar “Komşusu açken kendi tok olan bizden değildir.” der.
Yahudiler ve Hristiyanlar “Komşunu kendin gibi sev.” der.
Tabii ki söylenenle yapılan çok farklıdır.

Korkunun Evrenselliği

Kural bir kez bozulduğunda, toplumun tüm basamaklarında derin acılara sebep olur.
Bruno’nun hikâyesinde kimler fakirdi, bakalım:
Kral da Marie Antoinette de güven fakiriydi.

Asıl korktukları şey artık yönetememek değil, yemek ve barınmak gibi en temel ihtiyaçlarının bile ellerinden alınma tehdidiydi.
Basitçe üst bir perspektiften bakılırsa, onların korkusu ile Bruno’nun korkusu aynı olur.
Bu temel korku, sizin kim olduğunuza göre değişmez.

Açlık Her Şeyi Değiştirir

Karnınız tokken dikkatiniz bir anlığına lüks şeylere kayar; mesele bir anda kendinizi Instagram’da dans videoları izlerken bulursunuz.
Ama karnınız acıktığında, hemen telefonu bırakır ve buzdolabına yürürsünüz.
Buzdolabında hiçbir şey yoksa, tekrar gidip video izlemeye devam edemezsiniz.
Önce bir şeyler yemek şarttır.

Kral Louis de, işler ciddiye bindiğinde yemeğini ve barınağını garanti altına almaya çalıştı; Bruno da öyle.

Tanrı’nın Eli ve Adalet

Bizler, temel yaşam gereksinimlerinden yoksun bırakılma tehdidiyle birbirimize tek bir amaç için hükmetmeyi öğrenmeliyiz.
Buna Tanrı’nın eli denir.

Üç temel ihtiyacı, diğerleri için garanti altına almak için çalışmayı reddeden kişiler, bu ihtiyaçlardan mahrum bırakılabilir.
Çünkü kendine, içinde yaşadığı topluma ve insanlığa karşı büyük bir suç işliyor demektir.

Bu gerçek bir suçtur; fakat üç temel ihtiyaç garanti altına alınmadığı müddetçe cezalandırılamaz.

Haklı Görünen Suçlar

Bruno, Hôtel de Ville’i yakarken suçlu görünüyordu ama aç olmak onu haklı gösteriyordu.
XVI. Louis, “Ne erkeklerin ne de kadınların hakkı vardır, sadece kralın hakkı vardır.” derken suçlu görünüyordu ama sarayın önünde toplanan kalabalık yüzünden sığınakta küçük oğluna sarılması onu haklı gösteriyordu.

Herkes için sağlıklı gıda, herkes için güvenli yaşam alanı ve “komşunu kendin gibi sev” eğitimi dediğimiz yaşamın anlamı olmadan, Kral Louis de olsak, Bruno da olsak mutlu olmamız mümkün değil.

Cennet ve Cehennem Nerede Başlar?

Cennet, üç temel ihtiyacın garanti altında olmasıdır.
Cehennem ateşinin ilk kıvılcımı ise, bu ihtiyaçlara tek bir kişinin bile erişemiyor olmasıyla parlar.

Marie Antoinette’in “Ekmek yoksa pasta yesinler.” dediğine dair hiçbir kanıt yoktur.
Ama çırılçıplak bir şekilde giyotinle idam edildi.
Öyle ki Bruno bile bu sahneye bakamadı.

Çözüm Neden Bu Kadar Basit?

Kişisel olarak, çözümü bu kadar kolay olan bir sorunun insanlık var olduğundan beri başımıza bela olmasından çok üzüldüm ve uzun zaman bu konu üzerinde düşündüm.
Her savaşın, her anlaşmazlığın, her iktidar mücadelesinin, her miras kavgasının altında yatan tek bir sebep gördüm.

Birbirimize yaşam garantisi vermenin, aslında kendimize yaşam garantisi vermekle aynı şey olduğunu fark ettim.

Bugünün Dünyasında Artık Bahane Yok

Buzdolabımda çilekli pastanın aynısından komşumun buzdolabında da varsa, neden mutfağıma gizlice girip pastamı çalmaya çalışsın?
Bunu konutlar için de düşündüm.

Sokaklarında güzel kaldırımları olan, müstakil evlerin bulunduğu lokasyonlarda oturan insanlara hayranlıkla bakan; ışığı sadece günde birkaç saat görebilen, 45 metrekarelik eski apartman dairelerinde yaşayan insanlara, “Sahip olduğunuz bu yaşamla mutlu olun, şükredin ve kiranızı zamanında ödeyin.” demek sürdürülebilir değil.
Yani en azından artık değil.

Artık Yapmak Mümkün

Çünkü yerel yönetimler, 3D yazıcı teknolojisi ile ihtiyacı olan herkese insani koşullarda yaşayabilecekleri evleri yapabilecek durumda.
Artık kimsenin aç olmasına gerek yok.
Çünkü tüm yeryüzünü gıda ormanlarıyla kaplayabiliriz.

Neden yapmıyoruz?
Tek bir cevabı var:
İhtiyaçlarımızla isteklerimiz aynı değil.

İhtiyaç, İstek ve Tanrı

İhtiyaçlarımız matematiktir, değişmez.
İsteklerimiz ise duygularımızdır, sürekli değişir.
Bu yüzden tokken farklı, açken farklı duygular yaşarız.

Temel ihtiyaçlarımız sürekli orada durur ve istesek de istemesek de onlara geri döneriz.
Çünkü Tanrı değişmez.
Tanrı, üç temel ihtiyacın garanti altında olduğu yerdedir.

Son Bölüm

Tanrı’nın olmadığı her yerde bir cellât vardır.
Ve fakiri zenginden, köprü altında yaşayanları Londra’da özel üniversite okuyanlardan, köylüyü şehirliden, inançlıyı inançsızdan, kadını erkekten, Kral Louis’i Bruno’dan tek tek giyotinle ayırır.

Bu laneti kaldırmanın yolu:

  1. Herkes için sağlıklı gıda
  2. Herkes için güvenli yaşam alanı
  3. Hayatın anlamına dair eğitim dediğimiz “komşunu kendin gibi sev” öğretisidir.