Çöplükte Büyüyen Adalet: İki Tazı Ve İnsanlığın Temel İhtiyaçları
O Gün Tazılar Daha Hızlı Koşuyordu
O gün tazılar daha hızlı koşuyordu. Güneş yükselirken çöp yığınlarından koku da yükselmeye başlamıştı. Sararmış dişleriyle işletme sahibi sırıtıyordu. Elinde bir avcı tüfeği vardı. Bugün ava gitme günüydü. İki oğlu, yeğenleri ve kızlarının önünde tüfeği bana uzattı. Metal makine sandığımdan çok daha ağırdı. Tüfeği elime almamla beraber kollarım aşağı sarktı ve hep birlikte güldüler.
Burası taşrada, her şehrin çevresinde konumlanmış yüzlerce çöp deponi alanından biriydi. Yeni mezun bir çevre mühendisi olarak birkaç başarısız işyeri deneyiminden sonra burada çalışmaya başlamıştım. Çok düşük bir ücret ve çevre mevzuatına sadece kâğıt üzerinde uyum sağlanan bu işyerinde bir ayımı tamamlayamadım. İşletme sahibinin okuma yazması yoktu. Dört karısı ve sayısını bilmediğim kadar çok çocuğu vardı. Diğer erkek kardeşleri de farklı şehirlerde aynı işi yapıyordu.
Adem Bey:
“Burada çalışan insanların kaybedecek hiçbir şeyi yok. Düşünün Pınar Hanım, çöpten bulduğu ekmeği yiyen insanlar bunlar. O yüzden burada saygı beklemeyeceksin,” diyordu.
Afgan Mülteci Gerçeği Ve Kaybedecek Hiçbir Şeyi Olmayanlar
Afgan mülteci gerçeğiyle bu işletmede yüzleştim. Çok sayıda kaçak olduğunu düşündüğüm Afgan mülteci bu işletmede hem çalışıyor hem de yaşıyordu. Bırakın yaşamayı, beş dakikanızı bile geçirmek isteyeceğiniz bir yer değildi. Ve bu 17 ile 45 yaş arasında 7–8 Afgan erkek, deponi alanındaki bir barakanın içinde çöpten çıkmış karton ve torbaların üzerinde uyuyorlardı. Herhangi bir ücret almıyorlardı. Gündüzleri çöpleri birbirinden ayırıyor, mavi plastik şişe kapaklarını ayrı bir konteynere, kâğıtları ayrı bir yere, metalleri ayrı bir yere topluyorlardı.
Üçüncü dünya ülkelerinin tamamında yaygın bir uygulama olan ve Avrupa Birliği çevre uyum yasaları çerçevesinde kurulmuş bu tip çöp deponi alanlarına çöpler tamamen karışık geliyordu. Yaklaşık 12 yıl öncesinden bahsediyorum. Şu anki mevcut durumu bilmiyorum ama o dönem böyleydi. Bu işte iki grup insan çalışırdı. Bir: Gidecek yeri olmayan insanlar. İki: Geçimini çöpleri karıştırarak sağlayanlar. Bu iki grubun da, işletmenin sahibinin dediği gibi, kaybedecek hiçbir şeyi yoktu.
Müfettişler geldiğinde göstermek için ayarladıkları, kurallara uygun birkaç alanı hazırda bulunduruyorlar; ve müfettişler gittiğinde canları nasıl isterse öyle yapıyorlardı. Zaten gelen memurlar da buradaki kokudan ve ortamdaki pislikten daha fazla bu alanda kalmak istemedikleri için çabucak işletmeden ayrılıyorlardı. Böyle günlerde mülteciler barakaya saklanmayı ve müfettişler gidinceye kadar sessiz olmayı öğrenmişlerdi. İşçiler hemen eldiven ve maske takıyor ama müfettişler gider gitmez bunları çıkarıp ceplerine koyuyorlardı. Ellerinde, ağız ve burun kenarlarında sürekli yaralar oluşmuştu. Mikrop kaptıklarını, ellerini sabunlamaları gerektiğini söylediğimde hep birlikte güldüler.
Siyah Ve Beyaz Tazılar: Yargılamadan Önce Anlamak
Çöp deponi alanında siyah bir tazı vardı ve yeni yavruları olmuştu. Yedi ya da sekiz yavrusu vardı. Bazıları siyah, bazıları beyazdı. İşletme sahibinin adına Adem diyelim. İsimleri özellikle değiştiriyorum çünkü kişisel hikâyelerimin içindeki insanların bazıları hâlâ yaşıyor ve amacım, üç temel ihtiyacın garanti altına alındığı bir dünya idealine yaklaşmak. Geçmişte karşılaştığım insanları suçlamak ya da şikâyet etmek değil.
Yaşam, temel ihtiyaçlarımız garanti altında değilken herkes için zordur ve bir başkasının şapkasını takmadan onu yargılamak çok kolaydır. Ama eleştirdiğimiz insanların yerinde biz olsaydık nasıl davranacağımızı asla bilemeyiz. Onlar biz değiller, biz de onlar değiliz. En azından herkes için sağlıklı gıda, herkes için güvenli konut ve hayatın anlamına dair eğitim yokken, bir insana neden böyle davrandığını söylemek, son derece mantıksız olur.
Neyse, Adem Bey tazı yavrularının sadece iki tanesini kendisine ayırdı; biri siyah, diğeri de beyaz. Geri kalanları anne tazıyla beraber, kendisi gibi çöp deponi alanı işleten erkek kardeşlerine hediye etti. İki küçük tazı iki hafta içinde yaramaz birer çocuk kıvamına geldiler. Her sabah bana doğru koşuyorlar ve onları sevmemi bekliyorlardı.
Bekçiler Ve Derin Yoksulluğun Görünmeyen Yüzü
Çöp deponi alanının bekçiliğini yapan iki kişi vardı. Biri zayıf ve aslında akıl sağlığı yerinde olmayan, gidecek bir yeri de olmayan, çorapsız ayaklarında plastik bir terlikle dolaşan bir adam. Diğeri ise yaşlı ve ona verilen yemek artıklarını, çöpte yaşayan devasa lağım farelerinin çalmasını artık umursamayan gri köpek.
Çorapsız adamın adına Hüseyin diyelim. Hüseyin’in de, burada çalışan ya da yaşayan diğer çok yoksul insanlar gibi, okuma yazması yoktu. Aklı da yoktu. Sadece yoğun duyguları ve derin bir sadakat duygusu vardı. Barakada uyuma hakkı ve burada yiyebileceği ekmek nedeniyle minnettardı. Dahası ona, “Tüm işletme sana emanet Hüseyin. Burayı korumak senin görevin,” demişlerdi.
Derin yoksulluk sandığımızdan çok daha yaygındır. İlk iki hafta içinde burada daha fazla çalışamayacağımı anlamıştım. İşletmede çevre mühendisi çalıştırma zorunluluğu olması nedeniyle — yeni çevre mevzuatı kapsamında — çöp deponi alanlarında çevre mühendisi çalıştırmak o dönemde mecburiydi. Son hâlini bilmiyorum ve ilgilenmiyorum. Bugün mevcut hiçbir yasa ya da yönetmelik, dünyanın en gelişmiş ülkeleri de dâhil olmak üzere, evrensel bir değer ifade etmiyor. Herkes için sağlıklı gıdayı, herkes için güvenli yaşam alanını ve “Komşunu kendin gibi sev” eğitimini garanti altına almayan bir kanun, yönetmelik kendi içinde kâğıt üzerinde kalmaya mahkûmdur.
Kendi Kurallarını Koyanlar Ve Değişime Direnenler
Adem Bey, kendi kurallarını ilan etmiş olduğu bu alanda hükmünü sürdürdü. Oğulları ve kardeşleri onun elini öptü ve itaat ettiler. Dört karısı da aynı sofranın etrafına oturdu. En küçüğü sadece bir yaşında olan, sayısını bilmediğim kadar çok çocuğu vardı. Çocuklarının hepsi bu çöplükte büyümüştü. Sabunun olmadığı bu yerde, öğle saatlerinde dayanılmaz hâle gelen çöp kokuları eşliğinde, oğullarından biri bahçe hortumuyla çöpten çıkan karton kutuları ıslatıyordu. Böylece kâğıt kantarda ağırlaşır ve daha yüksek fiyata satılırdı.
Çöp deponi alanları ile ilgili daha pek çok anım var. Bahsettiğim bu işletmede sadece bir ay çalıştım. Ücretimi ödemediler. Ben de istemeye utandım. Saklanan Afgan mültecinin pislikten kapkara olmuş yüzünün tam ortasında parlayan, bir çift siyah gözü gördünüz mü? Onun tek istediği, akşam yemek saatinde bir dilim daha ekmek yiyebilmek ve barakada bulduğu köşede, kendisi gibi yaşam mücadelesi vermekten neredeyse hayvana dönmüş bir diğer mülteci tarafından zarar görmeden uyumaktı. Bana “Burada çalıştığım bir aylık ücretimi ödeyin” demek için bu korku dolu gözleri görmemiş olmam gerekirdi.
Çocuğunu sırtına bağlayarak sabahtan akşama kadar çöpleri karıştırıp mavi plastik şişe kapağı toplayan ve birkaç kuruş para için kantara getiren bir deri bir kemik kalmış zayıf kadını gördükten sonra “Bana paramı verin” diyemedim. Toplayıcıların hayatı benim gözüme çok zor göründü ama ilginç bir şekilde bu düzenin değişmesini de istemiyorlardı. Çünkü başka bir düzenin olabileceğinden haberleri bile yoktu. Onlara daha iyisini vermeden eskisini ellerinden alamazsınız!

İki Tazının Uzlaşması: Üç Temel İhtiyaç
Ford sistemi üzerinde çöpleri çıplak elleriyle ayıklayan insanların, kullanılmış jilet, kırık cam parçaları ve yırtılmış tehlikeli parçalarla nasıl yaralandıklarını; umursamadan çöpe atılmış kadın pedini yiyecek atıklarından ayırdıklarını gördükten sonra, “Burada bir ay çalıştım. Hakkımı verin!” diyemedim.

Biri beyaz ve biri siyah olan iki tazı yavrusunu kalbimde taşıyarak eve döndüm. “Bu mesleği yapamayacağım ben,” dedim. Oysa sorun mesleğimde değildi. Tek bir sorun vardı ve yıllar içinde aklımda iki tazı büyüdü. Beyaz olan her şeye hak verdi. Siyah olan her şeyi eleştirdi. Ve şimdi bir uzlaşmaya vardılar: Herkes için sağlıklı gıda. Herkes için güvenli yaşam alanı. Hayatın anlamı nedir eğitimi kapsamında: Dostunu kendin gibi sev. Manevi kanun.



