3NEED.ART
17 Haziran 2026

Gerçek Güveni Nasıl İnşa Edebiliriz Ve Üç Temel İhtiyacımız Nelerdir?

Ana Dilin Önemi Ve Yabancı Dilde Duygu Aktarımının Zorluğu

Merhabalar. Ben Pınar İkbal Han Polat. Aslında bu isim oldukça uzun. Normalde kullandığım isim Pınar. Ama bu YouTube kanalımı çok uzun zamandır kurmayı, açmayı düşünüyordum fakat bir türlü fırsat bulamadım. Fırsat bulamamamın çok önemli birkaç sebebi var. Bunlardan bir tanesi ve benim için en önemli olanı, İngilizce diliyle ana dilim olan Türkçe arasında bir karar verme zorunluluğuydu.

Bunun ötesinde bir meselem var. Yani benim çok uzun zamandır üzerinde çalıştığım, okumuş olduğum, öğrenmiş olduğum, elimden geçen tüm metinlerin sonucunda varmış olduğum bir düşünce biçimi ki; bu düşünce biçimini zaten eğer takip ettiyseniz kısa videolardan çok rahat bir şekilde anlayabilirsiniz ve gördüğünüz ilk anda da zaten ne demek istediğimi kavrayacaksınız.

Aslında tüm bu zaman boyunca okumuş olduğum... "Tüm zamandan" kastım da şu: Biraz yaşımı göstermediğimi söylerler ama ben 40 yaşındayım aslında. Ve bunca zamandır da çok fazla kitap okudum. Hatta hangi kitapları okuduğumun ismini de unuttum birçoğunun. Bunu şey için söylemiyorum; ukalalık etmek için, "Aa ben çok okudum, çok biliyorum," demek için söylemiyorum. Bu şununla ilgili daha çok, aslında çoğu zaman da bir lanet, haberiniz olsun. Yani eğer bir şeyi öğrenip de o bildiğiniz şeyin duygusunu benim gibi çok fazla kaldıramayan bir insansanız, bu bir nimet değil yani çok okumak. Hatta tam tersine sizi rahatsız eden, böyle geceleri uykunuzu kaçıran bir şeye dönüşüyor. O yüzden de eğer hassas bir insansanız ben size okumanızı falan da tavsiye etmiyorum. Yani herkese göre değil bana sorarsanız.

Ama herkese göre olan bir şey varsa o da üç temel ihtiyacın garanti altına alınması. Bunun, hangi seviyeden olduğumuzdan bağımsız olarak gerekli olan bir şey olduğunu ben okuduklarımdan anladım. Bu kanalı bu şekilde konuşmak suretiyle, yani bir şeyleri anlatmak suretiyle devam ettirip ettirmemek konusunda dediğim gibi kararsız kalmıştım. Çünkü bir taraftan yeni bir dili öğrendim. İngilizceyi öğrendim, tamam, kendimi ifade edebiliyorum. Fakat Türkçede vermiş olduğum duyguları veremediğimi fark ettim. Ve hala İngilizcede duyduğum birtakım esprilere ben gülmüyorum, anlamıyorum. Bunu söylemekten de gocunmuyorum. Çünkü şöyle bir şey var; hani ne yapalım? Yani herkes sonuçta kalkıp gidip yurt dışında yaşayamaz. İmkanı olmayabilir, yaşam biçimi el vermemiş olabilir. Kendi ülkesinde, kendi yaşadığı ülkede bazı sorumlulukları olabilir.

İkinci, üçüncü bir yabancı dilin ana dil gibi konuşulmasının imkansız olduğunu yeni öğrendim. Yani konuşabilirsiniz tabii. Şu anlamda söylüyorum; gerçekten bir konuyu çok iyi bir şekilde ifade edebilirsiniz. Fakat duyguyu vermeye geldiği zaman orada iş duruyor. Yani size şöyle bir bakıp da Türkçe bir kelime söylediğim zaman ona verdiğim duyguyu, ona verdiğim hissi asla İngilizce dilinde veremiyorum. Bunu da sadece ben yapamıyorum zannediyordum. Meğerse öyle değilmiş. Bunu hiç kimse yapamıyormuş. Yani bizim böyle çok hayranlıkla izlediğimiz, "Ya ne güzel konferanslar veriyor bu insan, ne kadar güzel konuşuyor, yabancı dili de ana dili gibi konuşuyor," dediğimiz insanlar bile, eğer ana dilleri doğrudan annelerinden duydukları dil değilse, yüzde yüz bir şekilde kendilerini yabancı bir dilde ifade edemiyorlarmış. Buna bilişsel yük deniyor bildiğim kadarıyla. Öyle olunca da dediğim gibi ben kendimi suçlamaktan vazgeçtim.

Kelimelerin Derinliği: Bir Ağaç Sadece Bir Ağaç Mıdır?

Ve tabii ki eskiden beri de çok severim, ben Türk edebiyatını gerçekten çok seviyorum. Ayrıca Osmanlıca sözlüklerin de okunması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü çok fazla bağımsız düşünülemez. Yani bizim toplumumuzda hala bu kelimeler istemli, yani bilerek yapıldığı zaman pek hoş kaçmıyor ama doğallığı içerisinde Osmanlıca kelimeleri de, Farsça kelimeleri de kullandığımız zaman yine onu dil dünyamızda duygusal anlamda ifade edebiliyoruz. Bunu da önemsiyorum. Yani bir taraftan bunu da kaybetmek istemiyorum. Çünkü insanın belli bir yaştan sonra yapabilecekleri ya da yapmak istediği şeyler netleşiyor. Ve oralara yönelmek, o alanlarda kendini ifade etmeye çalışmak aslında kendini bir alana hapsetmek demek değil. Tam tersine o alanda uzmanlaşırken, ek öğreneceği şeylere o ana konuyu bağlayabilmek demek. Ve bir insanın sinir ağları arasında, beyninin içindeki o hücrelerde dönüp duran şeye, yabancı dilde de öğrenmiş olduğu yeni kelimelerin eklenmesiyle insan kendisini inşa ediyor.

Ben herkese, İngilizce başta olmak üzere diğer Avrupa dillerini de ve bence yapabiliyorlarsa Ortadoğu'da konuşulan dilleri de öğrenmelerini tavsiye ederim. Tabii ki tavsiyeden kastım da şu; "Ben bilirkişiyim, işte size bunu tavsiye ediyorum," gibi bir şey değil bu. Sadece şunu fark ettim: Eğer yeni bir kelime öğreniyorsak, bu herhangi bir dilde, ilginç bir şekilde bizim kendi ana dilimizi zenginleştiriyor. Yani çoğu insan ana dilinden kurtulmaya çalışırken, bilmeden aslında çok faydalı bir şey yapıyor kendi ana diline. Çünkü ikinci ve üçüncü bir kavramı öğrenmeye çalışırken mesela Türkçeye ekliyorsunuz.

İngilizcede "masa" dediğiniz zaman gerçekten de Türkçedeki masayla aynı şeyden bahsetmiyorsunuz. Çünkü masa sizin hayatınıza çok çok sonra girmiş. Onlarınkine bize göre çok önce girmiş. Yani o yüzden masayla alakalı düşünce dünyaları, masayla alakalı deneyimleri bizimkinden farklı. Ve siz onların masa kelimesini kullandığı metinleri, kitapları okumaya başladığınız zaman "Aa evet, yani masanın bir de şu işlevleri ve şu manaları var," gibi açılımlara sebep oluyor.

Ne demek istediğimi belki bizim yabancı olmadığımız bir şeyle anlatabilirim. Şimdi eğer çok kitap okumayan bir insansanız, ağaç dediğimiz zaman aklınıza gelen ilk şey işte bir elma ağacı olabilir. Sokakta kaldırımda yürürken belli aralıklarla dikilmiş olan bitkileri kastettiğinizi düşünebilirsiniz. Fakat aynı zamanda şunu biliyoruz ki, Anadolu kültüründe ağacın koruyan, kollayan, verimliliği gösteren, hatta zaman zaman simgesel olarak dallarının altında bir koruyuculuk işlevi gören ve dişil bir unsuru temsil ettiğini; bir tık daha derinleşmiş, okumuş ama aynı zamanda okuduğunu yaşamdaki verilerle karşılaştırmış insanlar çok kolay bir şekilde ayırt edebilirler. Yani onlar için artık ağaç sadece bir ağaç değil. Aynı zamanda anaç bir kavramı ifade eder. Ve Anadolu kültüründe, toprakla, ağaçla Anadolu insanının ayrılmaz bir bağı vardır. Bunu bazen okuyarak, tekrar kaybettiğimiz şeyi buluruz. Bazen de doğallığıyla, yani annemizin, babamızın öğrettiği ya da artık ne diyorlar ona, coğrafi gen mi diyorlar (tam olarak ne olduğunu bilmiyorum, bu alanda araştırma yapanlar daha iyi bilirler); bizi o tarafa doğru çeken ve ağaca artık sadece ağaç gözüyle bakmamamıza sebep olan bazı bilgiler, bazı hissiyatlar da yüklenir.

Ve eğer biz bir de buna İngilizcedeki ağaç teriminin ne manalara geldiğini eklersek, aslında düşüncemizin potansiyelini kendi ana dilimizde iki katına, üç katına çıkarmış oluyoruz. Çünkü aynı manalara gelmiyor. Aynı hissiyatları vermiyor. Yani coğrafyadan coğrafyaya aynı nesnenin farklı manalara geldiğini, bir coğrafyadaki rengin başka bir coğrafyada başka manalara, hislere karşılık geldiğini anladıkça artık onu evirip çevirip yaşamınızın nerelerinde kullanabileceğinizi, hatta bunu bazen insanları manipüle etmek için nasıl kullanabileceğinizi keşfediyorsunuz. Ve belli bir süreden sonra da, manipüle etmenin ötesinde daha kıymetli şeyler olduğunu fark ettiğiniz zaman, bunları doğru bir şekilde nasıl kullanıp insanları da kendi bulunduğunuz pencereden bakmaya teşvik edebileceğinizi keşfediyorsunuz.

İnsanlığın Temel Meselesi: Güç İstenci Ve Üç Temel İhtiyaç

Bunların hepsi zaman içerisinde okumakla gelişen şeyler. Yani bu şey gibi oluyor: Derler ya, "Eşekten düşmüş insanın halini ancak eşekten düşmüş insan anlar." Ya da hemen farklı versiyonları geliyor aklınıza: "Damdan düşenin halini damdan düşen anlar." Eşekten düşmekle damdan düşmek aynı şey değildir. Mesela yaşattığı etki, yaşattığı zarar açısından kişiler bunu durumlara ve içinde bulundukları coğrafyanın yaşam biçimlerine göre de şekillendiriyorlar, değiştiriyorlar yani bu kavramları.

Hal böyle olunca, ben bir noktada kendimi resimle ifade etmeye çalıştım; zaten short videolardan izlediyseniz görmüşsünüzdür. Bir de kavramların temel olarak bizim bu dünyada var olma amacımıza yönlendirilmesi gerektiğini kendi içimde keşfettim. Benim keşfettiğim şeyle sizin keşfettiğiniz şeyin aynı olmama ihtimalinin yüksek olduğunu düşünüyorum. Çünkü insanların yaşamış olduğu zorluklar, özellikle ekonomik zorluklardan bahsedebiliriz; çünkü tüm dünyada geçmişte de günümüzde de ortak olan bir problem bu. İnsanın bir güç istenci var. Yönetmek istiyor, hakim olmak istiyor ve bunu da yapabildiği yegane unsur ekonomi. Anlatabiliyor muyum? Yani siz ekonomik olarak daha güçlüyseniz güçlüsünüz demek olur. Güçlüyseniz de yönetiyorsunuz ve tüm hikaye bundan ibaret. Yani geçmişte de böyle, gelecekte de böyle.

Dinler de bununla alakalı, tarihi kahramanlar da bununla alakalı. Ondan sonra, coğrafi üstünlükler bilmem neler falan da yine bununla alakalı. Ve ekonominin bağlı olduğu çok önemli üç unsur var. Yani üç temel ayak var. Ve bu ayakların şunlar olduğunu artık çok net bir şekilde söyleyebilirim. Yani bunu evirip çevirip bozmaya çalışmanın anlamı da yok. "Hayır bir de dördüncü ayak vardır" falan, yok efendim. Gerçekten hani şu kadar okuduğum şeyden bir şey anladıysam, şunca yıldır benim görmüş olduğum şey şu ki: Sadece üç bacağı var bu işin ve bu üç bacağı kendi aralarında sağlam tutan yapılar gücü de zaten ellerinde bulundurabiliyorlar.

Bunun bir tanesi gıda güvenliği. Yani gıdanın sağlanması gerekiyor. Birbirlerine garanti ediyorlar bu insanlar gıdayı. İkincisi konut garantisi. Yani bunun bir toprak parçası üzerinde olması gerekiyor. Bu bir mülk konusu, yani bir barınma meselesi. Üzerinizde bir çatı olacak. Üçüncüsü ise şu ki; bütün dini yapılarda, bütün dini öğretilerde, bütün ahlaki yapılarda ya da yeni bir devletin kurulmasında olan bir şey ki, o da "komşunu kendin gibi sev" evrensel yasası. Yani ben kendim için istediğim şeyi yanımdaki arkadaşım için de isteyeceğim duygusu.

Şimdi bunu kısıtlı bir alanda yaptığınız zaman dengesiz bir şekilde güçlenip genelde başkalarına boyun eğdirme noktasına geliyor ve zaten sonra hızla bu üç ayak sarsılmaya başlıyor. Çünkü bir süre sonra kendi aralarında da bunu sağlayan insanların kavga etmeye başladıklarını biz görüyoruz. Aslında tüm tarihi süreçte, bizi etkileyen kahramanlık hikayeleri falan da temelde bu üç temel ihtiyaca dayanıyor. Yani bir, gıdamızın olacağı garanti olacak. İkincisi, konutumuz olacak. Başımızın üzerinde güvenle uyuyabileceğimiz bir çatı olacak. Yani bizi kimse gelip öldürmeyecek, sahip olduğumuz şeye kimse gelip el koymayacak gibi. Bu ikincisi. Üçüncüsü ise, bu ilk ikisini garanti altına alan aslında o "komşunu kendin gibi sev" ya da "dostunu kendin gibi sev" öğretisi. Yani "biz" kavramı. İşte bu iki şeyi garanti altına alabilmek için gruplaşma.

İnsan şunu biliyor: Gruplaştığı zaman bu ikisine sahip olma ihtimali daha yüksek. Değil mi? Mesela siz de en basitinden kendi yaşamınızda şunu keşfedebilirsiniz: Niye gidip de biz kendi çocuğumuzu besliyoruz ve her gün düşünüyoruz? Mesela sabah kalkıyoruz, "Ay çocuğum acıktı mı? Çocuğumun üstü örtülü mü? Gece üstü açıldıysa belki üşümüştür," falan gibi duygularımız var, değil mi? Neden? Çünkü o bize daha yakın. Çünkü o aslında bu söylediğimiz o üçüncü yapıda, yani "komşunu kendin gibi sev" meselesinin içinde, o kümenin içinde kalıyor.

Ama bugün dünyada hepimiz çok iyi biliyoruz ki, perişan bir durumda olan bir sürü çocuk var. Ne yiyecek ekmeği var, ne içecek suyu var, ne doğru düzgün bir aile görmüş. Bunlarla mücadele, geçmişte de öyleydi, muhtemelen yakın bir gelecekte de hala devam edecek. Yakın bir gelecekte diyorum çünkü tarihsel bir döngü, bir evre var. Artık biz yine o döngülerin sonuna gelmiş durumdayız. Yani dünyada ekonomik olarak işlerin sarpa sardığı, insanların artık "Ya yeter ben ne yapacağım, geleceğim ne olacak?" dedikleri o kırılma noktalarına çok yakın olan bir nesiliz. O yüzden bir taraftan şanslıyız diyeceğim ama ben kendimi pek öyle hissetmiyorum. "Böyle bir dönemde yaşamak ister misin?" diye bana soracak olsalardı muhtemelen hayır derdim. Çünkü öyle bir arada kalmış bir zaman aralığı ki bu, başarı kriteri mesela çok farklı. Başarı kavramının sizin bir şeyi iyi yapıp yapmamanızla alakası bile yok.

Bir taraftan insanları zaten satın alabilen bir yapı varsa, o onu satın alıyor ve kendi çıkarı için kullanabiliyor. Zaten öyle olunca da sizin kendinizi kişisel olarak kötü hissetmenizin sebebi artık çalışkan olmamanız ya da iyi bir iş başaramamış olmanızdan falan gelmiyor. Tamamen güven eksikliği üzerine. Ve bu "güven endeksi" denen bir şey var. Belki bu konu hakkında okumuş ve bilgi sahibi olan insanlar vardır aranızda. Mesele güven. (Kusura bakmayın, ben bayağı yoğun bir caddede oturuyorum. O yüzden dışarıdan ses geliyor olabilir). Bu güven meselesini daha sonra da detaylı bir şekilde konuşacağız.

Edit Yapmaktan Neden Vazgeçtim Ve Yapay Zeka Gerçeği

Kusura bakmayın. Belki bu kısmı kesebilirim. Ama ben videoları editsiz yapmak istiyorum, özellikle editsiz yapmak istiyorum. Çünkü inanın ki yıllar içerisinde yıldım. Bu benim ilk kanalım değil. Ben yıllar içerisinde bir sürü YouTube kanalı başlattım. Bazıları bir noktaya geldi, bazıları gelemedi. Ama dediğim gibi görüş ve düşüncelerim değişti. Ben edit işinden bıktım yani. Edit işi ayrı bir iş gerçekten ve artık yapmak istemiyorum. Bende bir doygunluk oluştu. Yani o kes, kırp, buraları çıkar falan... İşte şey diyenler oldu: "Ya bu da izleyiciye duyman gereken saygıdandır. Editleyeceksin tabii ki, işin ne ki!" falan filan. Ama şunu söyleyeyim; ben artık kendimi YouTuber olarak falan görmemeye karar verdim. Bence onun da sonu geldi aslına bakarsanız. Çünkü o kadar fazla içerik var ki, o kadar çok fazla editli video var ki! Hatta artık benim kamera karşısına geçip bir şeyleri anlatmama gerek bile yok mesela. Çünkü kameranın önünde bir iki dakika kadar konuşuyorsunuz, sonra bunu yapay zekaya veriyorsunuz. Ondan sonra ona bir de ne konuşmasını isterseniz metin veriyorsunuz; zaten metinleri de yapay zeka yazabiliyor, onu da veriyorsunuz. Sonra sizi taklit eden bir prototipiniz ekranda konuşuyor. Yani gerçekten "Konuşmamıza ne gerek var?" gibi bir noktaya bile geldi.

Ben o yüzden, ilerleyen zamanlarda gerçekten beni dinlemek isteyen birisi varsa dinlesin ve hatalarımla dinlesin istiyorum. Dil sürçmelerimle dinlesin. Kelimelere hakim olamamla, çelişkilerimle dinlesin ve yaptığım hatalarla, yapacağım hatalarla beraber bu kusurları da kabul etsin. Yani biz hayatta normal bir şekilde yaşıyoruz. Herkes mükemmel değil ve olmayacak da.

Korkularımızın Üstesinden Gelmek Ve Kutsal Yasayı Uygulamak

Neyse, ben konumuza geri döneyim. Dışarıdaki gürültüden, sesten bakın neler neler açıldı. Bunlardan bir tanesi de güven meselesi. Evet, bu konuya geri dönmek gerekiyor. Güven meselesi neden bu kadar önemli? Çünkü aslında biz temelde ölmekten korkuyoruz. Hepimiz ölmekten çok korkuyoruz. Başımıza bir şey gelmesinden sürekli korkuyoruz. Ve sırf bu korkuyu unutmak için, eğer kendimizi gıda ve konut anlamında garanti altına alamıyorsak (pardon mikrofona dokundum, muhtemelen orada kötü bir ses çıkmıştır), önce kendimize bir çevre oluşturmaya çalışıyoruz.

Ve bizim yaşadığımız zamanlar gibi dönemlerde insanların birbirine güveni çok düşüyor. Yani fiziki olarak bir insanla karşılıklı konuşmak, bir noktada bazı riskleri kabul etmek noktasına geliyor. Hatta şunu duymuşsunuzdur: Bir kadın belli bir saatten sonra yoldan yürüyor. O yolda da lamba yok, güvenlik yok, kamera yok. Sonra kadının arkasından bir adam koşuyor ve kadının çantasını kapıp gidiyor. Böyle bir senaryoda toplum genelde daha anlayışlı oluyor; "Olur mu öyle şey, kapkaççılık suçtur, niye güvenliğimiz sağlanmıyor!" falan gibi isyanlar burada daha çok oluyor. Ama eğer kadın orada tacize uğradıysa, arkasından koşan sapık kadını rahatsız ettiyse (bu arada bu benim babam için de geçerli, böyle kötü bir şey olduğu zaman babam bana "E sen de o saatte oradan geçmeseydin kızım, ben sana kaç kere söyledim o yoldan geçme!" derdi), işte bunun daha acımasız versiyonu sosyal medyada dolaşıyor. Diyor ki: "Sen de kadın başına niye o yoldan gittin, gitmeseydin sen de." Şimdi bu tam da buna benziyor anlatabiliyor muyum? O yüzden de insanlarla iletişim kurarken güvensizlik duygusu hep önde; önce güvensiz başlıyor, sonra içerisinde güven yaratılıyor. Güven dediğimiz şey, ilmek ilmek işlenen bir çeşit kilim gibi zaman alıyor. Ve zaman alan şeyler herkes tarafından değer görmez.

"Çok fazla arkadaşım var," demek onların hepsi dostum demek değil. Bunu artık hepimiz biliyoruz. Aslında ne kadar az sayıda insanla uzun zaman harcarsak, o ilişkilerde o kadar derinleşebiliyoruz. Bu şu demek değil; diğer insanları gözden çıkaralım, tamamen kendimize kapalı bir toplum yaratalım ve bu kapalı toplumun başkaları tarafından bozulmasına izin vermeyelim. Bu bir noktaya kadar doğru olmakla beraber -esas tutulması gereken temel bir kanunmuş gibi görünebilir ve büyük oranda da doğrudur, uygulanırsa da çok faydası görülür- fakat dönem dönem bu alanın genişletilip yeni gruplar oluşturulması da gerekiyor. Yani bu da insan gelişiminin bir parçası. Ancak öyle olursa mevcut yapıyı devam ettirebiliyorsunuz.

"Mevcut yapı" diye bunu genel olarak söylüyorum. Yani her ne yapmak istiyorsanız, temel amacınız yaşamak olduğu için ve dediğim gibi bu üç şeyi garanti altına almadan hayatta kalamayacağımız için, bunun üzerine kurulu bir toplumun olması gerekiyor. Biz bunu zaten farkında olarak ya da olmayarak yapıyoruz ama en güzeli farkında olarak, kasıtlı olarak yapmaktır. Yani birbirine gıda güvencesi veren, birbirine konut güvencesi veren ve kendileri için istedikleri iyi şeyleri başkaları için de istemeye söz vermiş bir insan topluluğunun içerisinde ancak sağlıklı bir yaşam mümkündür. Bu açıdan baktığımız zaman insanlık hiçbir zaman sürdürülebilir, yüzde yüz bir şekilde bu aşamaya ulaşmadı. Ulaşamadı ama ben gittikçe yaklaştığını düşünüyorum.

Çünkü bu, eskiden bu netlikte konuşulmamış. Yani insanlar şöyle düşünmüşler: Mesela bir savaş olmuş, "İşte dünya çok kötü oldu, artık yaşamaya değmez," falan gibi noktalara gelmişler. Ama aslında her savaş insanları da bir noktada birbirine yaklaştırmış. Tüm devletleri bu üç temel ihtiyacın farkındalığına getirmiş. Eskiden krallıklar döneminde çok fazla olmayan şeyleri kurmuşlar. Mesela diyor ki; bir kale var, bu kalenin içerisinde depo alanları var, tahıllar ambarlarda saklanacak. Herhangi bir savaş ya da tehlike durumunda da son raddede kralı kaçırmaya dönük planların yapıldığı, soylu ailelerin kendilerini güvence altına aldıkları sistemler gibi.

Fakat bu bilgi artık o kadar yayılıyor ki... Bizim dönemimizde özellikle; bir söylenti çıkıyor, "Kıtlık olacak," falan diyorlar. Şimdi hepimiz bir noktada mercimek alıp çekmeceye koyacak, köşeye bisküvi atabilecek durumdayız. Öyle olunca da ister istemez tüm yönetimler, ister demokratik rejimler olsun ister öbür türlü rejimler olsun, devamlılıklarını sağlayabilmek için gıda güvenliğini belli etmeseler bile -hani yüzeyde böyle göstermeseler bile- sağlamak adına çeşitli yatırımlar yapıyorlar. Yani bu üç temel ihtiyacın garanti altına alınması artık bir sır değil. Ben de zaten tam da buna dayanarak bunu rahatlıkla söyleyebiliyorum: Bilinçli bir şekilde bunu garanti altına alabiliriz, almalıyız.

Bunun farklı sebepleri var. Bunlardan bir tanesi hayatta kalma içgüdüsüyle alakalı. İkincisi, yapmaya çalıştığınız şeylerle... Mesela diyelim ki bir hobiniz var, bunu devam ettirmek istiyorsunuz. Ve bu hobiyi devam ettirirken elinizde bazı malzemeleriniz var. Benim için söyleyecek olursak; suluboyanız var, resim defteriniz var, bir çalışma masanız var, resmi çizerken daha rahat çizebilmeniz ve kamerada iyi gösterebilmeniz için güzel bir ışığınız var. Aslında tüm bu imkanları bir araya koyuyorsunuz ama içinizde bir huzursuzluk, bir güvensizlik... Bazen bana oluyordu, "Ya dünya kötüye gidiyor, ya savaş çıkarsa!" falan. Bu aralar olmuyor gerçi ama bundan sonra olmayacağının da bir garantisi yok. Ya da diyelim ki bir yolculuğa çıkalım; "Ya trafik kazası olursa, ölürsem," falan gibi hepimizin içinde olan, uykularımızı kaçıran, yapmaya çalıştığımız şeylere engel olan duygularımız var.

Kimse genelde bunlara dikkat etmiyor ama aslında bu korkuların asıl temelinde yatan, o size bahsetmiş olduğum üçüncü sütun var ya; "komşunu kendin gibi sev" kutsal yasası... İşte bu korkular, o kutsal yasanın uygulanmadığı bir ortamda yaşamaktan gelen duygulardır. Eğer zaten o yasanın uygulandığı bir ortamda yaşıyor olsanız bu korkular çok çok minimize oluyor. Ve artık o saatten sonra da yaşadığınız şey bir noktada sizin tarafınızdan "Bu benim kaderimdir" aşamasına gelebilir.

Evet, bu videoyu burada bitirelim. Yarım saattir konuşuyorum. Benim konuşmak istediğim daha çok fazla konu var. Özellikle şundan bahsetmek istiyorum size; daha sonraki bölümlerde muhtemelen bir şeyleri okuyacağım ve onları bu üç temel ihtiyaç prensibinden, bu bakış açısından açıklayacağız hep beraber. Ve ben de aslında bunu yaşamımızda bir deney olarak göreceğim. Yani bu videoları kaç kişi izleyecek? Bu üç temel ihtiyaç konusunda bizim toplumumuz, Türkçe konuşan insanlar açısından söylüyorum, ne düşünüyor? Kendileriyle alakalı, yani bu üç temel ihtiyacın garanti altına alınması konusundaki eleştirileri ve kendi düşünceleri neler? Onlara göre ne olmalı gibi konuları da detaylı bir şekilde konuşuyor olacağız sonraki videolarda. Dediğim gibi edit yapmayacağım, yapmak da istemiyorum. Çok sıkıldım edit yapmaktan. Bir sonraki çekimde görüşmek üzere, hoşça kalın.

Video İçerik